| LACİVERT’İM |
| Sevda Fırat Ak tarafından yazıldı |
| Çarşamba, 25 Şubat 2009 00:53 |
|
‘Hangisini istiyosun abla?’ dedi orta yaşlı dükkan sahibi. ‘Ver işte birini’ dedim. Ne fark ederdi ki? Öyle yaptı. Bana muhabbet kuşlarından birini, küçük bir kafesin içine koyarak verdi. Ben de parasını ödeyip, yola koyuldum.
Odamın tavanında, sanki tam da bu kafes için hazırlanmış gibi duran kancaya sağlam bir iple astım kafesi. Ne lazımdı başka? Yemiydi, suyuydu, maruluydu, küçük elma parçasıydı, hayatta kalması için gereken bütün aksesuarları ayarlayıp, karşısına oturdum. Gözlerinde küçücük olsun bi minnet pırıltısı, bi ‘sağol abla, zahmet oldu’ bakışı, bi küçük iletişim ümidi aradım ama yoktu. Yüzümü biraz kafese yaklaştırınca, o küçük ayaklarıyla ahşap borusunun üzerinde pıt pıt pıt geri geri gitmekle kalmayıp, kafasını da biraz daha geriye çekerek güvensizce baktı. Hiç beklemediğim bir tavırdı bu. Artık ben onun annesi sayılırdım ve muhabbet kuşu almama neden olan o sinema filmindeki gibi, saçlarımda dolaşmalıydı. Bu soğuk, işkilli bakışları hiç hak etmemiştim. Elimi yavaş yavaş uzattım kafesin küçük kapısını açıp. ‘Kıjııııım… Güzel kıjııımmm’ diye mırıldandım. Acaip bir paniğe kapılarak öyle çok kanat çırptı ki, kafesin bütün parmaklıklarına ve su kabına çarpıp, aşağıya düştü. Kafes havada haldır huldur sallanırken, halıya sular ve yemler döküldü. Ben de korkmuştum. Küfredip uzaklaştım. Gerçekten kuş beyinliydi. Sonra ki hafta da değişen bir şey olmadı. Ama çok şükür ki yemini yiyor, suyunu içiyor, lütfedip elmalarını kemiriyor ve küçük küçük sıçıyordu. Artık kafesinin kapısını sürekli açık bırakıyordum. Çünkü ne olursa olsun, asla ordan çıkmıyordu. Sanırım onunla aynı evi paylaşmak dışında ortak bir yanımız yoktu. Eve gelen arkadaşlarım ilk defa ötmeyen bir muhabbet kuşu gördüklerini söylüyor, kendi kuşlarıyla ilgili güzel maceralarını anlatıyorlardı. Bu iş, gitgide bir eziyete dönüşmeye başlamıştı. Gazetelerini at, pisletmesi için yenilerini koy, suyunu tazele, yem kabını temizle, elması bitmiş mi bak… Bu kuş, benim için fazladan bir mesai dışında hiçbir anlam taşımıyordu. İlişkimiz heyecansız ve çok monoton sürüp giderken, bir gün bi arkadaşım ‘adı ne bunun’ diye soruverdi. ‘Ne bilim’ dedim. İsim koymamıştım ki. ‘Oha!’ dedi. Hiç kuşun adı olmaz mıymış, çok saçmaymış falan filan… Ertesi gün bu konuya eğildim. Tamam, anlaşamıyor olabilirdik. Ama gerçekten de bir adı olsa iyi olurdu.
En azından, böyle eş dost geldiği zaman ‘ooo boncuk, güzel kızım, bak misafir geldi’ falan diyebilir, böylece de ‘zaten bokuyla bile kavga ediyordu, tabi ki kuşuyla da geçinemiyor’ gibi seviyesiz eleştirilerinin önüne geçebilirdim. Ama ‘boncuk’ çok uydurma olabilirdi. Ona yakışan başka bir isim bulmakta fayda vardı. Bu yüzden uzun zaman sonra kafesin başına gidip ilk defa ona dikkatlice baktım. Onu diğer muhabbet kuşlarından ayıran bir özellik aradım. O zaman gördüm başının altındaki lacivert lekeyi. Yeşil bir haritanın ortasındaki derin bir denize benzettim. Çok güzeldi. ‘Lacivert’ diye mırıldandım. Elmasını kırt diye gagalayıp baktı bana. Sonra da kafesine tırmanarak oyunlar oynadı. Artık korkmuyordu yaklaştığım zaman. Bundan yüz bularak, elimi tekrar kafesin içine soktum. Acı acı öttü. İlk defa. İtiraz eden bir sesi vardı. Yok, Lacivert’in adam olacağı yoktu. Nankördü bi kere. İki ay geçti aradan. Ben her zamanki gibi onun yemini, suyunu eksik etmiyor, ama yüz göz de olmuyordum. Kırılmıştım çünkü.
Bir hafta sonuydu. Sevgilimden ayrılmıştım. Ağlamaktan yemek yiyemediğim için, onu da unutmuşum. Kendimi yatağa atıp biraz ağladım. Mendil aramak için gözümü açtığımda önümdeki sandalyenin üstünde gördüm onu. Bana bakıyordu. Elimi uzattım, o küçük adımlarıyla geri geri gitti yine. Bir süre öyle bakıştık. Sonra uçtu odanın içinde bir süre. Ama yine geldi. Sevgilim geri dönse o kadar sevinemezdim. Hiç kalkmadım yerimden. Ben konuştum, o dinledi. Aşık ve acı çeken bir kadını dinlemesini biliyordu. Küçük başı zaman zaman, hiç anlamamış gibi yana yattığında, tekrar başa alıyordum. Ona anlatırken, ne kadar haklı olduğumu duydum kendimden. Nelere göz yummuş olduğumu. O kafesine girdiğinde, ben de ağlamaktan sıkılmıştım artık. O zaman gördüm boşalmış yem kutusunu. Koyduğum her şeyi iştahla yerken, ben de kendime makarna ısıttım. Birbirimizi tanımaya başlamıştık.
Ertesi gün bütün gün odamda yazı yazdım. Uçup masaya geldi. Kağıtların arasında dolaştı, kalemimi gagaladı. Ben kalemi çektim, o kovaladı. O zaman yeşillerin arasına saklanmış o deli turuncuları da gördüm. Ne kadar farklıydı ilk gördüğümden. Onu izlerken, ‘dur’ diyemeden masanın üstündeki su bardağımın içinde kısa duşunu alıp odadaki uçuş turuna devam etti. Kanatlarındaki suyu suratıma bırakmayı da unutmadı bu arada. Evet, henüz filmdeki gibi öpüşemiyorduk ama, artık mutluydu benimle…
Ve aşkımız, nihayet karşılaşmamızdan dört ay sonra, bir akşamüstü saçıma girip alt üst etmesiyle başladı. Durmadan arayan eski sevgilimin çaldırdığı telefonun üzerinde zıplarken, birlikte güldük onun sefil haline. Birlikte koştuk kapıya, kim geldi diye. Sonra her gelenin arkasından küçük dedikodular yaptık. Ben kalemle ona çelmeler taktım, o göbekleme düşüp durdu masanın üstüne. O kızıp tırnaklarıyla burnuma daldı, ben dişimle gagasını kaşıyarak göz dağı verdim ona. On beşinci taklası ile, küçük gösteri günlerimiz de başladı. Boynumda küçük küçük titreyerek uyudu onlarca kez. Ve ben hayatımda ilk kez, birisi uyanmasın diye dört saat çişimi tutarak bekledim yatağımda. Köfte hamuruma pikeler yapmasına, reçel tabağına girip de mal gibi yapışmasına, tahan helvasından parçalar koparıp halıların üstünde dağıtmasına aldırmadım hiç. Çiçeklerimi delik deşik etmesine üzülmedim. Minik kaktüsüm dikenleriyle onu cimciklediğinde, ilk kez bir çiçek türüne sinirlendim. Çok güzeldi, çok başkaydı, çok tatlıydı Lacivert’im.
Beş ay geçti böyle. Bir sabah uyandığımda ne kadar halsiz olduğuna şaşırdım. Ne yemek, ne oyun, ne bir cilve, ne bir kapris… Laciverdim duruyordu avucumda, öyle halsiz. Yüzümü bile yıkamadan fırladım dışarı. Onu, bej rengi montumun çıkarılabilir kapşonunun içine koymuş, kapşonu da ceketimin içine saklamıştım. Eczaneye girdiğimde ter içindeydim. ‘Çok acil ne yapabiliriz, hasta galiba’ dedim. Eczacı baktı, ‘vitamin tozu’ deneyelim dedi. Kapşonun içinden avucuma aldım onu. Daha da halsizdi. Başını zor kaldırıyordu bana bakarken. ‘Hadi Laciverdim, yapma’ diyebildim. Yumuşacık karnını okşadım, gagasını öptüm. Eczacı tozu sararken, dükkana birkaç kişi daha girmişti. Birdenbire avucumda çırpındı Lacivert. Ne yapacağımı şaşırdım. Tekrar çırpındı… Ağzım açık ,dehşet içinde ona bakıyor, hiçbir şey yapamıyordum. Ve son kez kasıldı, kaldı. O küçük canı, avucumdan çıkıp gidiverdi. Kendi çığlığımı, çok uzaklardan geliyormuş gibi duydum. Yanağıma oluk oluk akarken yaşlar, insanlar eczaneye dolmuş, beni sakinleştirmeye çalışıyor, eczacı gösterdiği sandalyeye oturmam için neredeyse yalvarıyordu. Hıçkırıklarım dinmiyordu. Laciverdimin cansız gagasını öpüyor, öpüyordum ağlarken. Bir türlü susamadım. Bütün teselli sözcüklerine rağmen… her şeye rağmen. Taa ki.. Taa ki o adamı duyana kadar. ‘Buna mı ağlıyosun? Aaaa. Aşk olsun..’ Susup gözlerine baktım onun. Bildiği bir şey mi vardı acaba? Ne diyordu? Ona baktığımı görünce, aynı özgüvenle devam etti. ‘Kızım mısır çarşısında bunlardan o kadar çok var ki. Bak ağladığı şeye. Üç kuruş bunlar. Bak yaa…’
Gözümden yaşlar akmaya devam ederken, elimdeki kuştan daha küçük beyine sahip olan o adama bakıyordum inanamaz gözlerle. Beynin nasıl bir çalışamama haliydi bu acaba? O kadar şaşırdım ki, sadece baktım ona. Ve asla unutamadım bu söylediğini. Gerçeği bir gün öğrenmiş miydi acaba? Sevdiğin ve tanıdığın şeyin bir tanecik olduğunu. Hiçbirinin ona benzemediğini öğrenebilmiş miydi?
Lacivertle ilk tanıştığımız dükkana aylar sonra gidebildim. Baktım o yeşil kuşlara. Hepsi birbirinin aynıydı sanki. Ama hiçbiri Lacivert’e benzemiyordu. Hiçbirinin boynunda lacivert lekesi, tüylerinde turuncu çizgileri yoktu. Hiçbiri onun gibi bakmıyordu. Kalbime, şimdi olduğu gibi küçücük bir çivi battı yine. Yaşadığım ve onu andığım her zaman batacağı gibi.. Bugün de…. Bu an da… Yine.
Lacivert’im… Erken gittin, ama biz çok eğlendik. Bunu sadece ikimiz biliyoruz bebeğim.
Sevda Fırat Ak |