| Ağaçtaki Kedi |
| Nil Ferhat tarafından yazıldı |
| Cumartesi, 22 Ağustos 2009 23:13 |
|
İki gün önceydi, sabah erken saatlerde Üsküdar’da bir cami avlusunda zaman öldürüyordum. Boş geçireceğim bir yirmi dakika.
Caminin avlusuna açılan bir kapıdan insanlar hızla giriyor, yine hızlı adımlarla diğer kapısından geçip gözden yitiyordu. İşlerine yetişmeleri gerekiyor, etrafla fazla ilgilenmeden –belki birkaçı benim orda öyle bekliyor oluşumu fark edip, bir iki bakış atmalarının dışında- motora, vapura, otobüslerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Avlu büyüktü. Cami yaşlıydı. Girişte iki üç evsiz, başlarını yastık işlevi gördürdükleri kollarının arasına almış, kuytuda uzanmış uyukluyorlardı. Biri altına özenle gazeteler sermişti. Bir süre onlara baktım, rahatsız etmeden. Caminin avlusunda yavaş yavaş yürüyerek, girdiğim kapının çaprazındaki diğer kapının önünde yıllanmış, dallanmış, budaklanmış, heybetli ağacı selamladım. Yaşlı ağaçları bu aralar her zamankinden daha fazla seviyor, fark ediyor, varlıklarına şükrediyorum. Yaz olduğundan gölgelerini faydacı bir zihniyetle takdir ettiğimden değil sadece, yaşadıkları için, onca değişime rağmen bizimle kalmaya devam gücünü kendilerinde buldukları için, belki de sadece şansları sayesinde ayakta kaldıkları için. Şükrediyorum varlıklarına... Her yerde olsunlar, her sokakta, her meydanda ulu ağaçlarla yaşayalım istiyorum. Azalıyorlar. O cılız, uzun ömürlerinden sadece bir iki yıl –olmadı beş on yıl- almış ağaçlara karşı nedense hiçbir şey hissetmiyorum. Oysa gençlikleri ne onların suçu, ne de varlıkları olumsuz bir ayrıntı. Sadece, çarçabuk büyümelerini diliyor, yaşlı ağaçlara dönüşmeleri ile benden saygı göreceklerini biliyorum. Haksızlık, onu da biliyorum. Onların o hallerini göremeyeceğimi de... Avludaki ağacın kökleri çevresinde, insanın oturması, soluklanması, tefekkürle zaman geçirmesi, gelen gidene bakması için yapılmış kısa, dörtgen bir duvarcık var. Bana gel otur, dedi. Dinledim. Sırtçantamın içindeki, pek de ağır sayılmayan kitaplarım sırtımı kamburlaştırdı oturduğumda. Bacak bacak üstüne attım, dirseğimi dizime yerleştirip, çenem avucumun içinde etrafı izlemeye hazırlandım. İnsanlar geçmeğe devam ettiler, bazıları çift, çoğu tek, kimi temiz tiril tiril, kimi işinin gereği özensiz, yıpranmış kıyafetler içinde... Dışgörünüşlerine bakıp tahminlerde bulundum. Göğe baktım, berraktı. Ağacın yapraklarından görünen mavi gök, birkaç martı, esen hoş rüzgar içimin sıkıntısını hafifletmedi. Halledemediğim bir mesele göğsümü daraltmış, iletişim tek taraflı kesilmiş, ben suçlanmışlığımla yalnız kalmıştım. Anlatsam da dinlenmiyordum. Affedilmiyordum. Hatamın ne mahiyetini kavrayabiliyordum, ne de şiddetli suçlamalarla irtibatın kesilerek cezalandırılmamı kendime yedirebiliyordum. Güvenilmiyordum artık. İstenmiyordum. Omuzumu silkip, hiçbir vicdan azabı duymayarak günlerime devam edebilecek bir konumdaydım, ama yok, yapamıyordum. Temize çıkmak, kalple dinlenip anlaşılmak, anlayamadığım kabahatlerimden bağışlanmak istiyordum. Hala da istiyorum. Olmuyor. Ağacın tepesinden bir kedi miyavlaması geldi. Gövdeden, üç büyük dalın ayrıldığı, iki metreden fazla olmayan yükseklikte tedirgin, hapsolmuş bir kedicik. İnce, sanki dört beş aylık. Tekirli hareler beyaz kürkünde, gözlerinde ürkek bir sıkışmışlık korkusu. İnmek istiyor. Bir iki pati öne atılıp geri çekiliyor. Ağacın gövdesi dik geliyor, göze alsa atlamayı, üzerinde oturduğum duvarcık dar, oraya yetişemeyeceğini hesaplıyor. Yine ince bir sızı gibi gelen miyavla vazgeçiyor. Yardım mı istiyor, yoksa çaresizliği ile mi konuşuyor? Kedilerin konuştuğuna inanıyor muyum, yoksa böyle düşünmek beni onlara yakınlaştırıyor mu, onu da bilemiyorum. Ama ben kedilerle, köpeklerle konuşur, selamlaşır, iyi günler dilerim. Anlayan anlar, anlamayanlara diyeceğim yoktur. Birkaç gündür bam telim “garip” bulunmak olduğu için, bunları yazarken irkildim. Garip bulunur değil mi hayvanlarla konuşmak, hele de tanımayıp, yolda karşılaştıklarına hal hatır sormak? Neyse, gariplik de o kadar kötü bir özellik sayılmamalı. Kendimi savunmam, hep art niyetsiz bir garip olduğum üzerineydi son birkaç gün. Duyulmadı. Üzerinde oturduğum duvardan ayağa kalkıp, bu sefer üzerine çıkıyorum. Gelen geçen insanların şimdi dikkatini çektiğimi görmemem mümkün değil. Yürürken gözucuyla veya uzun uzun bakıyorlar. Haklılar. Duvarın üstünde durup, ellerimi kediye uzatıyorum. Gözlerinde ürkeklik değil berrak bir korku var şimdi. Hafif geriye çekiliyor, bir iki pati kadar. Daha fazla gitse, düşecek. Yapamıyor. Zaten ellerim onun bulunduğu yere ulaşamıyor. Ulaşsa bile hangi kedi kendisine doğru uzanan avuçlara atlar ki? Yapmayacağını biliyorum. Ben de yapmazdım. Ama, orada da kalamayacak kadar huzursuz, aceleci, rahatsız. Belki tüm geceyi orada geçirdi. Açlığa, susuzluğa daha fazla dayanacak hali yok. Sırtçantamı çıkarıyorum, yumuşak bir tepsi gibi kediye doğru uzatıyorum. Atla diyorum. İnsanlar bana bakıyor, yürümeğe devam ederken başları bir süre bende kalanlar oluyor. Kimi anlıyor bunun bir kedi kurtarma operasyonu olduğunu, kiminin ise hiç umurunda değil. Hayat onların tepsilerine çok daha acil ve zorlu meseler koymuş, haklılar. Kedi yine inmiyor. Tekrar ediyorum, “atla hadi”, atlamıyor. Hala çaresiz ama cesaretsiz. Bana neden güvensin? Daha önce kime güvenmiş? Hayat ona güvenmeyi öğretmiş mi? Çok ısrar edemiyorum. Bir çözüm bulmak için ağacın etrafında, duvarın üstünde iki tur atıyorum. Gözlerindeki korku azalmış gibi geliyor bana ama sonuç değişmiyor. Atlamasını istememin gerçek dışı olduğunu kabulleniyor, bir şekilde oradan kurtulacağı zamanın ona açlıkla veya susuzlukla, hatta belki de, benim avuçlarımdan, sırtçantamdan daha güven verici biri tarafından sağlanacağını ümit ederek çalmaya başlayan telefonumu, duvardan inip cevaplıyorum. Evet, hazırım. Gitmem gerekiyor. Gidiyorum. Sonra düşünüyorum. Bu kedi, benim kafamı karıştıran, ruhumu daraltan adamın içinde bulunduğu konumun, durumun resmi. Onu, o ağaca benim çıkarttığımı iddia ediyor. Kabul etmiyorum. Ben çıkartmadım. Tehlike anında, nasıl çıkılacağının bilinmediği yollara da girilir elbet. Hele, birkaç tehlike bu şekilde savuşturulmuşsa, bu yöntemin geçerliliği isbatlanmış, kabul görmüş, bir dahaki seferde kullanılmak üzere hafızaya kazınmışsa, başka ne yapılır? Tehlike, gerçek bir tehlike bile olmayabilir, ama tehlike olarak algılanması yeterlidir. Bir kedi için de, bir adam için de öyledir. Ben ağaçtaki kediye güven vermeyi umdum. Güvenmeyeceğini, bunun mümkün olmadığını da bile bile denemekten kendimi alıkoyamadım. Duvarın üstünde önce açılmış avuçlarım, sonra tepsi niyetindeki sırtçantamla, o tuhaf görüntünün tüm naifliğiyle bunu yaptım. Adama ise çok daha fazlasını yapmayı, hem kendime, hem ona bir borç bildim. Zaten bir kedinin ağaçtan inme olasılığı, bir adamın kendi başına ağaçtan inme olasılığından çok daha yüksektir. Ben onu, tüm korkuları, çapraşık içdünyası, münzeviliği ile kabullenerek, hem avuçlarımı, hem de kalbimi açarak, ağaçtan yere, yanıma atlamasını umarak, isteyerek, dileyerek bekledim. Kendimi anlattım, bana güvenebilmesi, inanabilmesi için çabaladım. Gurur yapmadım ilk kez, anlattım. Hakkımdaki suçlamaları dinledim, seslendirilmemiş korkularını hissettim, cevaplamaya çalıştım. Hepsini kabullenip, onları iyileştirebilme kuvvetimin olduğunu duydum yüreğimde. Ama işte bunu ona hissettiremedim. Bana güvenmesini beceremedim. Onu, o ağaca, üç gün önce benim hangi hareketimin, sözümün, bakışımın çıkarttığını anlayamadım. Ben özürlerle, açıklamalarla meseleyi çözemeyip, onun sözlerininin kırıcılığı artınca, daha fazla yaklaşmadım. Durdum. Fakat nöbet geçiren bir çocuğu nasıl sarıp sarmalamak isterse bir ana, işte öyle bağrıma basmak istedim. En acıtıcı kelimelerini okurken bile istedim. “Geçecek, emniyettesin, buradayım, yumruklarını sıkmak, hissettiğin korku karşısında gevşememek, katılaşmış, hırs dolu bir şekilde, süresiz öylece kalmak istesen bile yanındayım; vücudun, hatta ruhun burada benimle hep güvende”, demek istedim. Dedim. Yabancı bir dilde söylenmiş, anlaşılmaz tehditlermiş gibi cevaplandılar. Sustum. Kollarım gevşedi mi şimdi, veya onun vücudunu, ruhunu hiç sarabilmişler miydi, bilmiyorum. Sustum. Çaresiz, sustum. O kedi, Üsküdar’daki o cami avlusundaki ağacın tepesinden indi. Bunu biliyorum. Kontrol etmeme, gidip bakmama gerek bile yok, biliyorum. Ama o adam, o ağaçtan inmedi. Hiç inecek mi? İnmesini sağlayacak avuçlarla, kollarla hiç karşılaşacak mı, ona bu güveni duyuracak bir kalp olacak mı, bilemiyorum. Eğer, o avuçlar benimkiler olsaydı, hissedeceğim mutluluk kendi arzularıma hizmet etmekten mi, yoksa ağaçtaki hapisanede o ürkek, ama öfkeli, kızgın mahpusu rahatlatmaktan mı doğacaktı, ondan da emin değilim. Fakat çok istedim. Benim ellerimin güvenilir olduğunu hissetmesini, çok istedim. Nil Ferhat Teşvikiye, 12 Ağustos 2009 |