| Hayat, büyüdükçe açılan bir yaradır!... |
| Nazan Kutlu tarafından yazıldı |
| Pazar, 06 Aralık 2009 18:04 |
Ben gibi altmışbeş modellerin tümünde aynıdır sanırım...1970-1980 arası, hayatın en som, en yalın halidir.
Hiç bilinmeyeni yoktu hayat denkleminin o zamanlar... Soyadım “Kutlu” idi... Oturduğum mahallenin adı “Mutlu”... Beş yaşım, beş taşım, dizinde akşam uyuduğum bir baba dizim vardı. Bahçedeki kiraz ağacında kesilen elim, sadece babam eve geldiğinde acır, karnımı en iyi annemin yaptığı, yoğurt sürülmüş ekmeğe serpilen şeker doyururdu. Hayat çözülmesi en kolay problemdi. Ankara'ya sanki heryerden daha beyaz yağardı kar. Kış günü, sabah camdan baktığımda, pamuk serilmiş tarlaya benzerdi bahçemiz. Evin önündeki boş arsa, çığlık çığlığa bizi çağırırdı. El değmemiş beyaza yatmaya davet ederdi tüm çocukları. Boyumun ölçüsünü alırdım sırt üstü yattığım kar tarlalarından.. Kocaman olmak isterdim. Hemen yanıma bir arkadaşımın boyu serildi. Kimse kimseyi dövmezdi. İtişip kakışmalar anlık gelip geçerdi. Herkesin babası, başkasının babasını lafta döverdi. Çünkü, babalar da birbirini severdi. Kırmızı naylon bir leğendi kızağım. Kızıl ata benzerdi. Uçardım dört nala mahallenin en yüksek, en dik yokuşundan. Buz tutardı annemin el örgüsü eldivenleri elimde. Paçalarımdan kar akardı. İçimden sıcak nehirler. Ben bu kadar üşümezdim küçükken... Mola saatlerinde, yanan kömür sobasına dayardım minik bedenimi. Annem kızardı... “Zatürre olacan” derdi. Hastalık ne kadar uzaktı çocuk aklıma. Eldivenlerimi kebap gibi pişirirdim sobanın üstünde. Birazdan yapılacak kartopu savaşına hazırlanırdım bir buz kahramanı olarak... Annem çatıdan kar toplardı. Üzerine pekmez döker, “karlambaç” yapardı. Ne neşeli bir ismi vardı o tatlının. Saklambaç gibi saklardı demek ki bizi tüm kötülerden. Babam rakısını gömerdi içi kar dolu bakır bir kaseye. Gülümserdi... Ay doğardı elektirik olmayan o köhne evimize. Birazdan pilli mücize kutumuzdan “radyo tiyatrosu “ başlardı. Pür dikkat dinlerdik. Gecekonmuş evimizden, başka hayatlara dokunurduk sessizce. Ben daha ilk dakikası dalardım derin bir uykuya. Rüyamda prenses olurdum. Kirli suratımla gülümserdim yoksul hayatımıza... Baharlar, gerçekten adı gibi bahardı!... Çiğdem çıkardı evimizin arkasındaki araziden. Gelincikler arsız... Zambaklar asil... Adını bilmediğim yığınla çiçek serpilirdi etrafımıza... Ne kadar renkli gülerdi o zaman çocuklar... Sonra çıktı “havuzlu sorular”, eve yorgun gelen babaların yüzündeki çizgiler, annelerin isyanı doğurduklarına... Akşam lisesinde okuyan abimi, gelemediği bir gece babam almaya gitmişti. Toz toprak içinde geldiler. Babamı ilk defa yıkılmış o gün gördüm. “Ateş içinden aldım oğlumu.” Öyle demişti deli gibi ağlayan annemim kulağına... Etrafımında bir gri bulut dolaşıyordu anlam veremediğim. Babam dizinde saçlarımı okşarken, artık neşeli cümleler kurmuyordu. Büyüyordum demek ki ve canım yanıyordu artık düştüğümde açılan diz yaralarımdan.. Sonra, birgün herşey kara oldu. Siyah kar yağdı Ankara'ya... Takvim 12 Eylül diyordu. Yıl 1980... Ve ben artık boyumun ölçüsünü almıştım. Büyümüştüm!... Büyümek acımakmış o gün bildim!... O günden sonra düştüm kara sevdaya da, kara tahta önünde cezaya da... Çok bilinmeyenli denklem olmuştu hayat!... Abimi dövmüşlerdi... Babamı yaralamıştı yeni yetme bir asker dipçiği... Paçalarımdan kar akıyordu yine.. Ama içimde buz tutmuş bir nehir. Hiç ısınmadı Keşke babam bana bir “hatırlama defteri “yazsaydı... Dizinde beni uyuturken söyledikleri nelerdi acaba?... Ben çocukken hangi masal ülkesindeydim? Sahi beş yaşımda kaç metreydim?... |