Aşkın, sevginin ve ayrılığın şairi Özdemir Asaf, şiirlerindeki bütün o duyguları aynı yoğun dozda kendi özel hayatında da 'damardan' yaşamıştı. İlk eşi Sabahat Arun'la yaşadığı fırtınalı ilişkinin kanıtları olan mektuplar, kızları Seda Arun'un düzenlemesiyle kitaplaştırıldı.
Seda Arun, 1998 yılının sıcak bir Haziran gününde annesinden, babasının yazdığı mektupları ister. Mektupların yıllar boyunca çeyiz sandığında, mavi kurdeleli zarflarda tutulduğunu görmüştür ama açıp okumak aklından geçmemiştir o ana kadar. Zarfları masasının üzerine dizer ama çekingenliğini yenip okumaya başladığında aradan yaklaşık bir ay geçmiştir. Açtığı ilk mektuplardan birinde sürprizle karşılaşır; kendisine ilk mektubu Haziran 1948'de, yani tam 50 yıl önce, bir yaşına basarken babası göndermiştir. Büyük bir özenle kaleme alınmış mektupların devamındaysa, annesi ve babasının imkansız aşka dönüşecek tutkulu ilişkilerinin ve üstesinden gelemedikleri ayrılıklarının hisli hikayesini görür.
Seda Arun'un babasının ismi Halit Özdemir Arun. Yani şiirleriyle şiire mesafeli duranlara bile ulaşabilmeyi başarmış; kelimelerin cambazı, aşk, sevgi ve ayrılığın filozofu olarak gösterilen şair Özdemir Asaf... Onun şiirindeki pek çok dize bazen aşklara, bazen dertlere tercüman olarak neredeyse anonimleşti. Artık bir atasözü kadar tanıdık ve bize ait; 'yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz', 'sen bana bakma, ben senin baktığın yerde olurum'... Bugünlerdeyse bu tanıdık dizelerin nasıl bir yaşamdan süzüldüklerini görme fırsatı çıktı. Şairin yaşamını bir roman gibi yansıtan, ilk eşi Sabahat Arun'a gönderdiği mektuplar, kızları Seda Arun'un düzenlemesiyle Doğan Kitap tarafından 'Sana Mektuplar' adıyla yayınlandı...
AYKIRI AŞKIN TARİHİ
Özdemir ve Sabahat'in tutkulu ilişkilerinin sürekli fırtınalı bir havada seyretmesi, ikisinin de ödün vermek istemedikleri güçlü kişiliklerinden kaynaklanır. Zira yetiştikleri aileler ikisine de kalıcı bir miras bırakmıştır.
Özdemir'in babası Mehmet Asaf Bey, Şebinkarahisar kaymakamlığı yaparken zengin ailesi Acıbadem'deki bir köşke taşınır. Abisi karşı köşkteki genç Zahide Hanım'ı Mehmet Asaf için beğenir, ona haber verir ve Mehmet Asaf da Şebinkarahisar'dan işlemeli bir ipek mendil yollayarak romantik evlilik teklifini yapar. Genç kadın bu teklife saçının tellerine boncukları geçirip yollayarak cevap verir, evlenirler. Atatürk kendisine 'Danıştay'ı kuracağız, söyleyin Asaf'a Ankara'ya gelsin' haberini gönderir. Kısa süre sonra çocukları Özdemir dünyaya gelir, Mehmet Asaf ise rahatsızlanıp hayata veda eder. Atatürk, İnönü'den Özdemir'in iyi bir okulda okutulmasını isteyince önce Fransız Lisesi'ne yazdırılır, ardından Galatasaray Lisesi'ne devam eder. Özdemir, Acıbadem'deki köşklerinde kadınların arasındaki tek erkek olarak büyür. Babasının ölmesiyle ekonomik durumları hızla bozulmuştur ama Özdemir için yaşam bohem bir havada akmaya devam eder. Şiirindeki gibi;
'Ömür dediğin üç gündür./ Dün geldi geçti, yarın meçhuldür./ O halde ömür dediğin/ Bir gündür, o da bugündür'
Sabahat içinse durum çok daha faklıdır. Babası Mustafa Tezakın büyük uğraşlar sonucunda başarı kazanmış, saygı gören bir tüccardır. Hayat onun için her zaman zor geçmiştir. Sabahat'in annesi olan ilk eşi hastalanıp ölmüş, ikinci eşi de aynı akıbete uğrayınca ancak üçüncü evliliğinde mutluluğu yakalamıştır. Sabahat de her zaman babası gibi evine bağlı, işine sıkı sarılan bir adamla hayatını birleştirmek ister. Fakat eksikliğini onlar için hiçbir zaman hissettirmeyen sürprizli anlar Sabahat'ın karşısına bambaşka birini çıkaracaktır.
İLK GÖRÜŞTE AŞK
Sabahat 1942'de Hukuk Fakültesi'nin sınıfına girdiğinde Özdemir'in sıra üstünde uyuklayan kafası hemen canlanır. Güzelliğinden çarpılmıştır. Sonraları her gün kalabalık sınıfa erkenden gelip Sabahat için önlerden yer ayırır. Sabahat de Özdemir'den etkilenmiştir. Kibar, zarif ve şıktır Özdemir. Takım elbisesinin içine ipek ponje gömlek giyiyordur, kol düğmeleri altın üzerine inci kakmadır. Herkesten belirgin biçimde farklıdır ve dahası peşini hiç bırakmamaktadır. Hayata mantık gözlükleriyle bakan Sabahat, bu sevdada gelecek göremez; ne de olsa birinci sınıftadırlar, Özdemir okulu bitirip askere gidecektir daha, o güne kadar nelerin yaşanacağını kim bilebilir ki? Ayrıca annesinin yokluğunda kendisini fedakarca büyütmüş babasını üzmek istemez. Özdemir'in etkisinden kurtulmak için okulu bırakır. 'Akşamları evimizin önünden bir sigara gelip geçiyordu. Büyük ihtimalle de Özdemir'di. Haftada 3-4 mektup gönderiyordu' diyor bir anısında Sabahat Arun. O sıralardaki bir mektubunda şöyle yazmış Özdemir; 'Eğer başkasını sevmiyorsan veya söz vermemişsen seni pek çok, herkesten fazla mesut etmeye çalışacak kadar çok seviyorum. Ve kendimde bazı vasıfların bulunmadığını bilsem hiç böyle bir teklife yanaşmazdım. Pek yakında kendime parlak ufuklar açacağım. Yeter ki beraber olalım.' Sabahat'ın babası durumun elbette farkındadır ve bir noktadan sonra dayanamaz. Özdemir, 4 yıl boyunca her anında peşinden koşturduğu Sabahat'le 1946'da, Liman Lokantası'nda yapılan gösterişli bir düğünle evlenmeyi nihayet başarır.
İKİNCİ SANİYEDE ARTIK ÇOK GEÇTİ
Özdemir 'parlak ufuklar açma' konusunda kendine sonsuz bir güven duysa da bu, hayatta pek karşılığını bulmaz. O askerdeyken Sabahat'in babası hayatını kaybetmiş, kardeşler arasında miras paylaşma konusunda sorunlar çıkmıştır. Sabahat 1950'de mirastan payına düşen parayı, babasının sağlığında verdiği bir sözü vasiyet kabul edip, Özdemir'e kendi matbaasını kurması için verir. O sıralarda dost meclislerinde fiyakalı edasıyla okuduğu şiirlerle dikkat çekmektedir Özdemir ve matbaasını da para kazanmaktan çok dost meclislerinin merkezi olarak kullanır. Şairin tüccar olarak para kazanması kolay değildir; epey parasını kağıt tüccarlarına kaptırır. Durum gün geçtikçe kötüleşirken Özdemir bir gün matbaasında genç fotoğrafçı Yıldız Moran'la tanışır... Moran, ilk anda yaşadığı çarpılmayı şu sözlerle anlatıyor; 'Yanıma geldi 'buyurun' dedi. Bu birinci saniyeydi. İkinci saniye benim için artık çok geçti.' Sabahat bir taraftan içinde bulundukları olumsuz maddi koşulları, diğer taraftan Özdemir'in Moran'la yaşadığı özel arkadaşlığı kendisine yediremez. Babasında gördüğü kişiliği onda bulamayacağını ancak anlamıştır. 1958 yılında Özdemir'e bir aylığına İsveç'e geziye gideceğini söyler. Bir kez daha kaçmaya karar vermiştir ve bu sefer dönmeye niyeti yoktur. Onun yokluğunun ilk günlerinde duyguları harekete geçen Özdemir, tekrar mektup bombardımanına başlar. Ona kalırsa durumlarında bir olumsuzluk yoktur ve hala Sabahat'i istemektedir. Şiirlerindeki söz cambazlığını mektuplarında göstermede de üstüne yoktur; 'Aramızda bu kadar mesafe varken beni suçlama' der, 'seni çok sevdiğimi bilmeni isterim' der, 'gelmeni istiyorum' der ve sonunda ikna eder. Özdemir İsveç'e gider, birlikte bir Avrupa seyahatine çıkacak, ikinci balayı yaşayacaklardır. Fakat Sabahat, trenle çıktıkları Avrupa seyahatinde, ruhlarının sürekli birbirleriyle çarpışmasından yorulduğunu anlamıştır, İstanbul'a döndüğünde boşanmaya karar verir.
Sabahat'in aşkına mantığı, Özdemir'inkine duyguları yön veriyordu
Sabahat Arun ve Özdemir Asaf'ın, aralarındaki mektuplaşmalarda da kendisini açığa çıkaran hikayesini kızları Seda Arun'dan dinledik. Arun, anne ve babasının ayrılmasından sonra ikisinden de ilgi görmeye devam ettiğini, kendisini kötü hissettiği zamanlar yaşamadığını söylüyor. Ona göre anne ve babasının ilişkisinin kaderi en baştan çizilmiş; 'Sabahat Arun'un aşkına mantığı, Özdemir Asaf'ınkine duyguları yön veriyordu, bu durum kaçınılmazdı.' Kendisine aşk konusunda hangisinin mirasını sahiplendiğini sorduğumuzda, babasını işaret edip bir hikayesini aktarıyor; 'ortaokulun son yılıydı, bir çocuğa aşık olmuş, derslerden, yemeden-içmeden kesilmiştim, annem babam beni okulumdan alıp başka bir okula vermek zorunda kalmışlardı.'
|