|
Dünyanın en güzel yağmuruyla çıkan dünyanın en sarhoş edici kokusuyla..
Nasıl anlatmalı bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu an anlatabileceğim şeyin sadece bu olduğu...
Dağ başındayız yine. İki yıldır istediğimiz şeyi yaptık ve Ölüdeniz’e yarım saat uzaktaki Kabak koyunda kaldık.
Şunu bilir şunu derim: İnsan yılda en az on gecesini açıkta geçirmeli. Hadi on olmasın, beş olsun. Hadi beş olmasın bir olsun. Ama illa ki olsun. Bir geceyi insan camsız, duvarsız, betonsuz, doğanın ta içinde geçirmeli.
Yağmur güneş doğarken başladı. Usul usul yağdı bir süre. Sonra yedi buçukta hızlandı birden. Uzaktan gökler gürledi, hafif hafif şimşekler çaktı.
Geceyi geçirdiğimiz çardağın içinde sevgilimle birbirimize iyice sokulduk. Çardağın bir tek üstü kapalı. Sağı solu önü arkası açık. Bir perde var sadece.
Sonra yağmur damlaları hafif hafif yüzümüze vurmaya başladı. Döşeğin içinde biraz aşağıya kayıp sonbaharın bu ilk gününde battaniyelerimize sarındık.
Sonra işte o koku başladı... O kadar güzel, o kadar baş döndürücüydü ki gözlerimi açıp onu GÖRMEK istedim. Evet kokuyu görmek istedim...
Dayanamadım kalktım yerimden. Çuval bezinden yapılmış perdeyi açtım. Karşımda birden dimdik yükselen dumanlı dağı gördüm. Nefesim kesildi. “O kadar yakın mıydın sen?” dedim koca dağa. Baktım bir süre. Sonra gerisin geriye yatıp dağa baka baka o kokuyu iyice içime çektim..
Tek bir koku değildi. Kokuların karışımıydı. Bir buketti.
Gözlerimi kapatıp tek tek ayrıştırdım.
Üstümüzdeki kargı çatının kokusu, ıslanan ahşabın kokusu, nemlenen toprağın kokusu, yağmurun ezdiği kuru otun kokusu, gece boyu ısınmış yastığımın kokusu, sevgilimin uykulu teninin kokusu, yaz sonu kekiklerinin kokusu, duşun oradaki sabunun kokusu, yağmur altında kalan sivrisinek ilacının ambalajından çıkan alüminyumun kokusu, ıslanan saçımın kokusu, artık yıkanma zamanı gelen çamaşırlarımın kokusu, biraz ötede ıslanıp silkinen köpeğin kokusu, kanadını kurutan kuşun kokusu, zeytin yaprağındaki tozun bir damlayla beraber yere düşerken çıkardığı koku, taş fırında tutuşturulan odunların kokusu, çamların reçineli kokusu, dalgalı denizin, sabahın köründe kim bilir ne getirip götüren motosikletin uzaktan gelen egzozunun kokusu...
Hepsi yağmurla coşmuş, çoğalmış, birleşmiş ve işte beni kendimden geçiren o kokuyu yaratmış.
Parfüm yapabilseydim adını “Vazgeçişlerin Kokusu” koyardım. İnsanı çok şeyden vazgeçirebilecek, akabinde bambaşka sayfalar açtırabilecek kadar esrarlı bir koku. Sonra yağmur arkası kuşları ötmeye başladı. Veya bildiğimiz bir kuştu da yağmurdan sonra başka türlü öttüler de biz tanıyamadık.
Sonra bir müzik yayıldı ortalığa. Ne olduğunu anlayamadığım harikulade bir müzik. Sabahın köründe böyle bir müzik nasıl olabilir? Dedim.. Belki de öldüm. Olamaz mı? Cennetin kokusu, sesi ve müziği de meğerse böyle bir şeymiş..
Sonra sevgilime baktım. Saçı sakalı karışmış yanımda yatıyor. Yok dedim ölmemişim. Beraber gitmiş olamayız. O iyi bir insan. Onun gittiği yere ben gidemem... Onun kadar iyi değilim çünkü. O zaman ölmediğimi anladım..
Gözümden iki damla yaş geldi. Bundan daha güzel hiç uyanmamıştım...
Türkiye’nin içinde çok Türkiye var. Kabak koyu, bir çok bakımdan çok başka kafadaki insanların gelip yerleştiği, kampa benzer (ama piknik tüplü buzdolaplı halk tipi çadır kamplar aklınıza gelmesin) alternatif bir konaklama imkanının sunulduğu bir yer.
Kurtarılmış bölge gibi bir şey. Türkiye’nin değişmek bilmeyen can sıkıcı gerçeklerinin dağları aşıp gelemediği bir koy. Çalışanlar gönüllü, gelenler bir başka tür gönüllü.. Hassas, titiz, ürkek, çıtkırıldımlara göre değil. Fakat bunlardan değilseniz ciddi büyük keyif alabilirsiniz.
İrili ufaklı 10 küsur kamp var. Buranın Hilton’u (açık hava Hilton’u) diye görülen “Shambala”da kaldık biz. Sahibi Beyoğlu’ndaki Mono Bar’ın da sahibi olan Hulki. Enteresan bir insan.
Odamızın (veya ne ise artık o.. Çardak, kerevet, yükselti..) ismi: “Tecrübe” idi. Hakikaten benzersiz bir “tecrübe” yaşadık. Kahvaltı ve akşam yemeği dahil 40 liradan başlıyor fiyatlar.
Mutlu Tönbekici / Vatan Gazetesi
|