Dünyanın en güçlü hayvan hakları teşkilatı PETA’nın başkanı nisa taifesinden Ingrid Newkirk bir konuştu, bu kadar olur.. Kendi fettak füttak kafasına göre “âleme nizam verme” konusunda her daim iddialı olan medyamızın kafası biraz karıştı..
Okurun, yukarıdaki spotu okuduktan sonra bıyık altından gülüp, içinden “Sanki kafanız hiç karışık değildi..” diye geçirdiğini özel güçlerim sayesinde hissedebiliyorum..
Ingrid Hanım’ın lafları ezber bozan türden olduğu için özellikle de hayvanperver arkadaşlarımızın “N’oluyoruz yaaa!” diye sağa sola boş baktıklarını da görür gibiyim.. Yine özel güçlerim sayesinde..
Ne dedi Ingrid Hanım: “Bakamadığımız hayvanları bari öldürelim..”
Allah Allah! Her şeyin kendiliğinden lobisinin oluşup, öbür lobilere musallat olduğu bir dünya nizamında yaşıyoruz..
Böyle bir lafı mezbaha çalışanları bile cesaret edip söyleyemez..
***
Ömrünü hayvanlara adamış kadının PETA’nın Başkanı olarak söylediği şöyle bir şey..
“Madem hayvanlara iyi bakıp onları yeterince mutlu edemiyoruz.. Eziyet etmektense öldürmek daha insani..”
Ben bu lafı tartışmam..
Yan toplara çıkmadığımdan değil.. Evimde hayvan beslemiyorum.. Beslemeye de cesaret edemiyorum.. Çünkü ne zaman beslemeye kalkışsam sonu trajedi ile bitti..
O yüzden “medya sazanlığı” yapmadan iki gün bekledim ki bakalım hayvanperver köşecilerden nasıl bir tepki gelecek, göreyim..
KESKİN SİRKE..
Nitekim haberin mürekkebi kurumadan, gazetemizin “hissi ilişkiler” yazarı Dilek Önder taaa Ankara’dan zıpladı..
Ingrid Hanım’ın aklını eleştirdi.. Önce yürekten bir “Ohaaa!” çekip laflarını kınadı.. Kendisine internet üzerinden siyah çelenk gönderdi..
Sonra “Eğer bir erkeğin hayvan sevmediğini hissedersem onunla bir gelecek düşünemem..” benzeri laflarla, yazının kuyruğuna düğümünü attı..
Lafları bana fazla keskin geldi..
Ne diyeyim? Kendisine yazık eder.. Bu kız bu kafayla giderse sittin sene evlenemez..
Pufuduk terliklerini giyip evinde otuz sene daha kedileriyle oturur.. Otuz sene daha “Erkekler şöyledir, erkekler böyledir..” yazıları yazar..
Teoride kalır yani!
Ona bakarsan ben de evinde köpek besleyip elini kolunu hayvana yalatan, köpeğin DNA’sını vücudunda taşıyan bir kadınla arkadaşlık etmek istemem..
Ama oturup yazıyor muyum?
Tam tersine hayvan meraklısı birine denk geldiğimde kendime köpek dostu süsü veriyorum..
Hatta “Bir köpeğim olsaydı ona sarılıp yatardım..” gibisinden zırva sapan laflar edip “duygusal bir şahıs olduğumun” altını çizmek suretiyle ileriye dönük yatırım yapıyorum.. Yerse!
Özetle, bu kadar keskin olmak iyi bir şey değil Dilek Hanım..
***
Ingrid Newkirk hanımın aklı bize zaten uymaz.. Neden derseniz, bizim memleketimiz hayvan cennetidir.. Girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği’nin tamamında sadece İstanbul’daki kadar kedi köpek yoktur..
Biz hayvanlarla iç içe, kucak kucağa yaşarız.. O yüzden kendimizi duygusal anlamda onlara çok yakın hissederiz..
Ayrımız gayrımız yoktur..
Hatta kimilerinin insan mı hayvan mı olduğu bir bakışta anlaşılmaz bile..
Trafikte sırtlanlaşır, kadınlarla ilişkide öküze bağlanırız..
KISIRLAŞTIRMA
Bu yüz elli sene önce de böyleydi, şimdi de böyle..1853’de memleketimize gelen İngiliz Frederick Burnaby, bizde “At Sırtında Anadolu” adıyla tercüme edilen seyahatnamesinde köpeklerimizi anlatıyor..
“Sokaklarda sürüler halinde geziyorlar, oturuyorlar, yatıyorlar..” diyor..
Ahalinin onlara sahip çıkıp, beslemesini “insani bir yanımız” olarak öne çıkarırken bir başka gerçeği de gözümüze sokuyor..
Sokakları, mahalleleri sahiplendikleri gerçeğine..
“Yabancı bir mahalleye gittiğinizde işiniz zor.. O köpekler insanı at üzerinden bile indirir..” derken İstanbul sokaklarının cangıl tadında olduğunun da altını çiziyor..
Yüz elli yıl sonra durumumuz aynen budur..
TOKİ bizim mahalleye fakir fukara için sosyal konutlar yaptı..
Bir yamacı beton direklerle takviye edip evleri kondurdular.. Bana sorarsanız bir deprem olduğunda o evler karşı yamaca yayılan Ulus mahallesine kayıp gideceğinden ilerde çok prim yapacak..
Tevatüre göre tanesi bir milyon dört yüz bin liraymış.. Hangi fukara alacaksa? Ama konu bu değil..
Evlerin tamamlanmasından sonra yeni sokaklar oluştu, onları da başıboş köpekler sardı.. Sabaha kadar karşılıklı havlayıp atışmalarına razıyım..
Gece oldu mu yayan şuradan şuraya gidemiyorsun.. “Yahu bir çare..” dedin mi hayvanperver komşu kadınlar havalara bakıyor.. Onların şerrinden sinmiş Belediye Başkanımız da..
Zaten iki tarafın da aklında hayvanları kısırlaştırmaktan başka çare yok..
Bunun da ne kadar işe yaradığını sinema yönetmeni, dostum Sırrı Süreyya Önder anlattı.
***
Güneydoğu’nun büyük illerinden birinin büyükçe bir mahallesini köpekler sarmış.. İnsanlar şuradan şuraya korkusuz gidemez olmuş..
Bu hayvanın tabiatı böyledir.. Sokağı, caddeyi sahiplenir.. Birilerini sahibi zanneder.. Ondan gayrisine da hayatı zehreder..
Mahalle sakinleri “köpek teröründen” sokağa çıkamaz hale gelince aralarından üç beş yaşlı, akil adam seçip Belediye Başkanı’na yollamışlar..
“Aman başkan bir çare.. Sabah namazı için camiye bile gidemez olduk..”
Belediye köpekleri toplatmış.. Mahalle bir huzurlu bir huzurlu o kadar olur..
Bir hafta sonra bakmışlar ki bütün köpekler geri gelmiş.. Sokaklar yine onların egemenliğinde.. İnsanlar korku içinde..
İhtiyar heyeti doğruca başkana “Bu ne iştir?” diye koşmuşlar.. Belediye Başkanı biraz mahcup açıklamış..
“Emmiler..” demiş.. “Biliyorsunuz Avrupa Birliği var.. Kediği köpeği artık öldürmüyoruz..”
“Eeey? Napirsiniz”
“Topladığımız köpekleri çoğalmasınlar diye tek tek kısırlaştırdıktan sonra sokağa bıraktık.. Artık korkacak bir şey yok..”
Yaşlılardan biri dayanamamış:
“Ula yavrum” diye sızlanmış..
“Biz demiyiriz ki bu heyvanlar bizi şey ediy.. Bizi ısıriyler..”
Selahattin Duman – Vatan |